« Önceki |

29/11/2008

İLİM BAKİ FECR-İ ATİ



İnsan, hayatı boyunca her an, her dakika öğrenmekte. Gözünü açıp kapaması, bir ses işitmesi, işittiğini, gördüğünü anlamlandırma süreci ve bu süreç sonunda ortaya çıkan ürün… Tüm bunlar öğrenmenin bir parçası ve hatta kendisi. Bazen gördüğümüzü, duyduğumuzu, anlamlandırmak için, bazen de yanlış anlamalarımızı fark etmek, düzeltmek için başkalarına ihtiyaç duyarız. Bu kişi bazen arkadaşımız, bazen anne – babamız, bazense hiç ummadığımız biri ve bazen hayatın kendisidir.

 

Öğrenmek, okulla sınırlı değildir. Çünkü okul hayatı öğretmez; sadece hayata hazırlar. Başımıza gelen küçük olaylardan büyük sonuçlar çıkarmama yeteneği kazanmamıza yardımcı olur. Öğretmenler bu yolda bizlere birer ışık, önderdir. Eğer hayat karanlık bir tünelse öğretmenler bu karanlığı parçalayan, karanlığı kucaklayan, dolduran, tünele hayat veren yıldızlardır. Hayat savaşında, savaşmamız için elimize zırhımızı, silahımızı veren, mücadele tekniklerini öğretenlerdir.

 

Öğretmen, sadece öğretmez. Hayatımızda ıskaladığımız güzellikleri bizlere gösteren, kendi hayatlarındaki güzellikleri bizlerle paylaşan, umutsuz anımızda mut etmeyi hatırlatan, sevincimizi, kederimizi paylaşan, öğretmenlerdir. Çoğu zaman biz, kendimize tahammül edemezken bizlere tahammül eden, yanlış üstüne yanlış yapmamızı önleyen yine öğretmenlerdir. Yeri geldiğinde umut, yeri geldiğinde neşe, yeri geldiğinde anne- babadır. O, her zaman bizim bir parçamızdır.

 

Biz hayat yolunda ilk adımımızı nasıl atacağımızı bilmezken bizlerin koşturması için koskoca bir bahçenin kapısını açar öğretmen. Zamanla ham beyinleri ham vücutları pişirip hayatın karanlığıyla savaşacak yeni neferler, yeni yıldızlar yetiştirir öğretmen. Bizlerin dikenlerini nasırlı elleriyle, canı yanmaksızın temizler öğretmen. Kendi engin bahçesinin kapılarını ardına dek açarak çığlıklar atarak koşmamıza izin verir. Attığımız hoyratça çığlıklardan rahatsız olmak bir yana hoşnut olur, bizlerin piştiğini gördükçe keyif duyar.

 

Hangi bahçıvan, çiçekleri için kendini feda eder ki? Ya da hangi aşçı, hayatının en leziz yemeğini yapmak için o tencereye kendinden bir parça koyar ki? Öğretmen, bahçesindeki çiçekler için kendini feda eder. Çiçekleri solmasın diye kendi engin deryasıyla sular onları. Dikenlerini kendi elleriyle temizler. Hayatının en muhteşem yapıtını ortaya çıkarmak için ellerini, gözlerini, beynini, vaktini, canını ortaya koyar. Tıpkı mumlar gibi çevrelerine yararlı olabilmek, etraflarını aydınlatabilmek için kendilerini tüketirler. Ve yarınlar, bu vatan, istikbal ve istiklal çiçekleri öğretmenlerin çiçekleri olacak.

 

Onlar da öğrenciydiler, zamanla öğrendiler ve öğrettiler. Demek oluyor ki zaman, tek ve asıl öğretmen. İnsan zamanın izlerini görebilmek ilk etapta zor olsa da hayatın emekli bir öğretmeniyken aynanın karşısına geçmek, hayatın bizlere getirisinin ne kadar çok olduğunu düşünmek, hayatın en büyük öğretmen olduğunun basit bir kanıtı değil midir?

25/5/2008

ÇORAK TOPRAĞA UMUT TOHUMLARI EKMEK

“Kökleri taze bir fidanı söküp çıkartmak kolaydır topraktan

Derinlere kök salmış olgun bir ağacı onlarca güreşçi bir araya gelse sökemez yerinden”

 

     Ne kadar güzel söylemiş Sadi bu dizeleri. Ne kadar güzel dillendirmiş ahlakın önemini. Adeta bugüne seslenmiş, bugünü görmüş dizelerinde. Gelecek nesillere “atanızın yolundan gidin, doğru yol odur. Eğer ayakta kalmak istiyorsanız İslam’ın yolundan şaşmayın” demiş. Bu nidalarla öğütlemiş güzel ahlakı genç fidanlara.

 

     Sanki o günden belliymiş parlamenterler, halkın duygularını sömüren ahlak yobazları, ‘dediğimi yap, yaptığımı değil’ diyen öğretmenler, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya çalışan yöneticiler, hediyesever doktorlar… Ahlaktan nasibini almamış nice insan baltalamaya çalışsa da ahlakı, sakal gibi kesildikçe gürleşir, nafile.

 

     İnsanlar için makam o kadar somutlaşmış ki insanlık makamı değerini yitirmiş günümüzde. Öyle ki ‘Eğilip bükülmeden, ezilip çiğnenmeden, başı dik, alnı açık, yüzü ak yaşamak, gerçek yaşamaktır’ felsefesinin son kullanma tarihi geçmiş rafta durmaktan. Bugün bir polis elinde copu varken ahkâm kesebiliyorsa bu durum mertebenin vermiş olduğu yersiz ve haksız bir güvendir ki ahlak bunun neresinde?

 

     Fıkra gibi bu acı gerçek. Aslında bunun adı vahşet. Zatın biri fakir bir ailenin küçük çocuğunu muayene etmemiş. Bahanesi de ‘çok işim var’ olmuş. Çocuğun annesi bunun ne anlama geldiğini sormuş arkadaşına. O da ‘muayenehaneme gel’ anlamına geldiğini söylemiş. Fakirliğin gözü kör olsun, yokmuş çaresi ailenin. Çocuğun ateşi körpe ciğerlerini pare pare yakmış, kül etmiş. O yandıkça annesi ölüp ölüp dirilmiş. Derken ecel dayanmış kapıya, kurtarmış yavrucağı dayanılmaz ıstıraptan. Aile dayanmış doktorun kapısına. İki kelime etmişler sadece; ‘Allah’ından bul!’

 

     Başka bir zat da zulmedermiş çalışanlarına. Onların insan olduğunu unutup kendini efendi sanırmış. Gezerken son model arabalarla geçmişini, geldiği yeri unuturmuş. Böyle geçermiş zamanı, geleceğini düşünmeden. Oysa anlamamış ki gerçek ne kendisidir ne de dünya; her ikisi de fanidir, baki olan Allah. Farkında olmamış en büyük servetin dürüstlük olduğunun. Sonunda düştüğü çukurdan sağ çıkamamış, zavallı.

 

     Gençlik ‘sığır çobanı’ filmlerine özenmiş, sonra da can damarına eroini nakşetmiş. Özencini ‘ahlak budur’ diye dillendirmiş. Avrupa’dan öğrendiği çirkinlikleri ‘etik’ diye benimsemiş. Bir zamanlar hoşgörüyü, insanlığı, teknolojiyi, ahlakı bizden öğrenmişti Avrupalı. İslamiyet’ten başka yerde rastlayamayacağı ahlakı, hoşgörüyü kendine rehber edinmişti oysa.

 

     Biz kendimizi yaptığımız işlere öyle kaptırmışız ki yapmadıklarımız, yapamadıklarımız, hayallerimiz kalmış tozlu raflarda. Günümüz süper güçlerinden Rusya’nın eski devlet başkanı Boris Yeltsin ahlak yobazlarınca örnek alınması gereken  “ Görev yaptığım sürece hayallerinizi gerçekleştiremedim. Gerçekleşmeyen rüyalarınız için yalvarırım beni affedin.”

cümlelerini dillendiriyor yürekten. Bugün kaç insanımız başarısızlığını dile getirebilir açık yüreklilikle?

 

     Görülüyor ki geçmişinden kopuk yaşayan toplumlar yok olmaya yüz tutmuş. Osmanlı hoşgörüsünden, misafirperverliğinden, mertliğinden, ahlakından kopuk yaşamak da bizim sonumuz olacak. Unutmayalım ki Osmanlı, ahlakıyla üç kıtada gönülleri fethetmiştir. Eğer bizler bugün ceddimizle gurur duyuyorsak bunu sloganlarla değil icraatlarla dile getirmemiz gerekir. Madem ceddimiz ahlakıyla bizlere en güzel örnekleri teşkil ediyor; biz de adaletimizle, hoşgörümüzle, öz değerlerimizle,  mertliğimizle gönülleri fethederek onlara şükran borcumuzu ödemeli, geçmişin sağlam kökleri üzerine sağlam bir gövde ve verimli dallar olmalıyız. Bırakın Batı’nın medeniyetini, ahlakını. Önce kendi öz benliğimizin farkına varalım, onları yaşatalım ve onları ilerletelim. Eğer bu toprağı önce çoraklıktan kurtarmak, sonra yeşertmek istiyorsak önce kendimizi tanımalı, tanıtmalı; sonra umut tohumları ekmeli ve bunların meyvesini yemeliyiz. Dehşeti unutup barışla beslemeliyiz bu ulu çınarı.  

 

                                                                            E.E.S.

8/4/2008

HOŞGÖRÜ DERYASI

 

     Mevlâna Celaleddin-i Rumi,30 Eylül 1207’de Horasan’da doğmuştur.Doğduğu,büyüdüğü ve geliştiği dönem insanlığın doğru yoldan saptığı,imanın önemini kaybetmeye başladığı bir dönemdi.O,bu dönemde diğerleri gibi dünyevi zevklere bağlanmamış,ahiret için çalışmıştır.Hoşgörüsünün kaynağı da işte bu derin sevgidir.

 

     “Ölmeden önce ölünüz”

Nefsi terbiye etmeyi işte böyle anlatmıştır Mevlâna.Ölümü düşünmeden yaşayanlar,nefsini terbiye edemeyenler için hoşgörünün önemini ve güzelliğini anlatan en önemli cümleyi sarf etmiştir.Ona göre hoşgörü,nefsini terbiye edemeyen insanların ruhuna ıslanmış pamuk gibi ağırlık eder.Ve Mevlâna insanı şu şekilde tanımlar:

“Ey ten gemisine binmiş,uykuya dalmış adam,denizi gördün ama denizin denizine bak.”

 

     Günümüzde hoşgörüde yozlaşmayı anlatan en güzel cümlelerin sahibi olan Mevlâna,yukarıdaki cümlede de hoşgörünün insanın ruhuna verdiği derin hazzı dile getirmiştir.Hoşgörünün insanlığa yararlı olduğunu,insanın hoşgörüye muhtaç olduğunu sık sık yinelemiştir.

 

     Hoşgörüsüz insan yetiştirilemez.Düşünün  ki size yetiştirmeniz için bir çocuk bahşedildi.Bu çocuğu başta hoşgörü olmak üzere sevgi ve ilgiyle yetiştirirseniz alacağınız sonuç olumlu olur.Bunun tam tersi de mümkündür,burada önemli olan yetiştirmeniz için size verilen bu nadide çiçeğe hoşgörü ve sevgiyi aşılamanız.Aksi takdirde yüreğinde Allah korkusu taşımayan  bu nadide çiçek kaktüse benzer:Dokunanın canını yakar.

 

     Neticesinde,Mevlâna’nın sevgisi ve hoşgörüsü öyle derin bir hoşgörüdür ki bu hoşgörü denizi kaktüsü dikeni,kafiri bozduğu tövbesi,yılanı zehri,eceli cehennemi,nefsi tüm kötülüğüyle bu denizde birer damla olarak görür.Bunu da şu meşhur ve mühim dizelerle dile getirir:

 

“Gel,gel,ne olursan ol yine gel,

 İster kafir,ister Mecusi,ister putperest ol yine gel,

 Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir,

 Yüz kere tövbeni bozmuş olan da yine gel...”

 

                                                                                  E.E.S.

 

16/3/2008

KÖY ÖĞRETMENLİĞİ

     Mukaddes için öğrencilik geride kalmıştı artık. Yeniden doğmuştu bir anlamda. Hayatı büyük ölçüde değişmişti. Artık ailesinin küçük nazlı çiçeği değil; kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmesi gereken yeni Mukaddes’ti.

 

     Derken Eylül gelip çatmıştı. Okulların açılmasına ayılı gün kala yeni öğretmenliğin de vermiş olduğu bir heyecanla bavulunu hazırladı. Eviyle vedalaşıp görev yeri olan Yahşi köyüne doğru yola çıktı.

 

     Uzun ve keyifli bir yolculuk sonunda evi gibi seveceğini umduğu; fakat umduğunu bulamama gibi bir gerçeğin de var olduğu kaygısıyla Yahşi köyüne ulaştı. Otobüsten iner inmez yanlış durakta indiği hissine kapıldı; fakat gördüğü iki küçük çocuk doğru yerde olduğunu fısıldadı kulağına.

 

     Derken haftalar geçmiş, okullar açılmış, Mukaddes de yeni Mukaddes’i özümsemişti. Çocukları, onun için her şeydi. Onlara yeni şeyleri öğretirken sanki bildiği her şeyi onlarla birlikte yeniden öğreniyordu. Çocuklarının gözlerindeki parıltıyla her gün yeniden doğuyordu.

 

     Bu güzel duygularla tam üç yılı Yahşi köyünde devirmiş, hayattaki tecrübesi artmış ve kendini bu köyün bir parçası olarak hissetmeye başlamıştı. Derken bir nisan günü çalıştığı okulun müdürü elinde bir yazıyla sınıfa girdi ve yazıyı öğretmene takdim etti. Kâğıdı okuyan Mukaddes’in bir anda aklı uçmuştu sanki. Boşluğa düşmüş hissime kapılmıştı. Yanlış bir şeyler olduğunu anlayan öğrenciler, soru soran gözlerle öğretmenlerine bakıyorlardı.Mukaddes,kendini toparladıktan sonra öğrencilerine dönerek:

 

     —Çocuklarım, yavrularım, canlarım benim. Burada, sizlerle üç senemi geçirdim. Sizler arasında doğmamış olmama rağmen sizlerin bir parçası oldum. Sizler benim canımsınız. Fakat artık burada görev yapmam istenmiyor. Artık ait olduğum yere,şehre,gitmem gerekiyor.Fakat sizleri hiçbir zaman unutmayacağım,sizlerle...

 

     Cümlesini tamamlayamadan gözyaşlarıyla sınıftan ayrıldı Mukaddes öğretmen. Evet, O,artık Mukaddes değil Mukaddes öğretmendi. Bir bahar günü ilk görev yerinden hüzünlü bir veda ile ayrılan “Mukaddes öğretmen”.

19/12/2007

GİTME TUT ELLERİMİ

Gitme,yanımda kal

Tut ellerimi,

Geldiğin diyarlara götür beni,

Cennetine al beni.

Gitme,tut ellerimi...

 

Gitme,kal yanımda

Yalnız doğan sabaha,

Hiç beğenmediğin bahara inat

Karanlığım ol benim,

Gitme,tut ellerimi...

 

Gitme,ışığım ol,

Karanlığı delelim beraber.

Sensiz ben derbeder

Korkmadan sev beni

Gitme,tut ellerimi...

 

Gitme,sev beni

Serserice sev beni

Aşka susamış gülken ben,

Hayat veren bir damlayken sen

Gitme,tut ellerimi...

 

Allah'ın unuttuğu kuluyken,

Sevmeyi senden öğrenmişken,

Aşkı henüz tatmamışken,

Tenimde kokunu taşırken,

Gitme,tut ellerimi...

 

Yanan gönül odunu tutuşturan sen,

Mecnun'a dönmüş divane ben.

Vurdumduymaz serseriyken sevdim seni,

Hangi ara aşkı öğrendin ki?

Gitme,tut ellerimi...